Hemen Üye Ol


 
 Ana Sayfa
 Konu Başlıkları
 Haber Arşivi
Accès réservé aux membres Haber Önerin
 Top 10
 Arama Motoru
 Iletisim
 Forumlar
Accès réservé aux membres Özel Mesajlar
 Site Messenger
 Bilgi
 Hesabınız
Accès réservé aux membres Üye Listesi
 Üye Fotoğrafları
 Download
 Videolar
 Web Linkleri
 Motosiklet İnceleme
 Servisler
 Anketler
 Reklam
 Reklam C-Panel
 Logo & Görsel Galeri
 Hava Tahmini
 Karayolları Haritası
 Hava Tahmini
 Site Hakkinda
 Bize Yazın
 Arkadaşına Öner
 Sıkça Sorulan Sorular
 Webmail
 

 
Site Girişi
Üye Adı:
Şifre:

Şifremi unuttum!

Members List Üyelik
Son Üye:iginupize
Bugün:0
Dün:0
Toplam:8686

Sitede şu anda toplam
[ 974 ] aktif kullanıcı
ve ziyaretçi gezmektedir.
 


 
APRILIA BMW HONDA KAWASAKI KTM MOTOGUZZI SUZUKI YAMAHA
 

 
 

 
 

 
 
Doğuya yolculuk
Ali Nasuh MAHRUKİ
Ali Nasuh MAHRUKİ

Tarih: 10 Eylül 2007 Pazartesi

Sayfa: 2 of 2

Yemekten hemen sonra yola çıkarak, yolların bomboş olduğu Taftan çölüne girdik. Başlangıçta genellikle yol koşulları iyi durumdaydı ancak sonradan çok ani olarak değişen ve hiç işaret olmayan yollarda ilerleyerek hava kararırken Dalbandin adlı şehire kadar geldik. Yol boyunca aşırı sıcaktan dolayı, sık sık bir şeyler içmek için mola vererek ilerledik ve yol kenarında bidonlarda satılan benzinle depomuzu doldurduk. Dalbandin’de tesadüfen, burada bir maden arama firmasında çalışan Doug adlı Avustralyalı bir mühendisle tanıştık. Doug, yol koşullarının daha da kötüleşeceğini ve gece vakti yol kesen talibanların cirit attığı Belucistan’da yolculuk yapmanın hiç de iyi bir fikir olmadığını söyleyerek, geceyi geçirmek için şirketin şantiyesine davet etti bizi.

Ertesi gün ilk 50 kilometre kum yığınları ve aniden karşımıza çıkan çukurlarla dolu oldukça bozuk yollarda ilerledikten sonra biraz rahatladık ve 6 saatin sonunda Quetta’ya vardık. Daha saatin erken olmasına rağmen geceyi burada geçirmeye karar verdik ve geçen sene, bizim Camel Trophy’cilerin de kaldığı Bloomstar otele yerleştik. Quetta tam anlamıyla yaşayan bir şehir, son derece renkli ve hareketli. Kalabalık sokaklarında herkes biryerlere yetişmeye çalışıyor. Rengarenk kamyonlar, aşırı derecede süslü otobüsler, triportörler, motorlar, bisikletler ve yürüyen insanlar, her bir dükkandan ayrı müzik sesinin geldiği sokakları dolduruyor. Bir de bugün Pakistan’ın ellinci kuruluş yıldönümü kutlamaları yapılıyordu, o yüzden iyice kalabalık ortalık. Biz de artık sokaklarda, arabalarda ellerinde Kalaşnikov’larla dolaşan tiplere şaşırmıyoruz. Fırsatını bulmuşken Cenk’e ve Sarp’a da telefon edip Pakistan’a girebildiğimizi haber veriyoruz.

Ertesi sabah Quetta’dan ayrılıp Dere Gazi Han yoluna girdik. Hakkında pek bir şey bilmediğimiz, daha kuzeyden giden Dere İsmail Han yolunu denemeyi pek istemiyoruz. Bütün gün 10 saatten fazla bir süre yol almamıza rağmen ancak 420-430 kilometre yapabildik. Akşamüstüne doğru artık yeşillenmeğe başlayan yollarda silahsız dolaşan bir biz kalmıştık herhalde. En uyduruk motorlarla bile gidenlerde, arkadakinin elinde bir tüfek görüyorduk, kamyonetlerde ise zaten Kalaşnikov’lar var. Gece karanlığında girebildiğimiz, Rhakni adlı kasabadaki Rest House’da geceyi geçirmeye karar verdik. Eşyalarımızı yerleştirdikten sonra da bir şeyler atıştırmak için dışarı çıktık. Ben buradaki kötü lokantaların birinde ne bulduysam yerken, Elif muz ve şeftaliyi tercih etti.

16 Ağustos sabahı yine erkenden kalkıp yola çıktık. İlk 40 kilometre iyi zorladı bizi doğrusu, yer yer son derece bozuk, müthiş virajlı ve dağlık bir bölgede, yakıcı güneşin altında üç saatte geçebildik bu mesafeyi. En zorlu sürüşümüzü dün yaptık diyordum ama bugünkü tozlu topraklı yollar dünü arattı doğrusu. Daracık ve virajlı yollarda, kelimenin tam anlamıyla sürünerek yanından geçmeye çalıştığımız, karşıdan gelen kamyonların yüzünden iki kere motoru yatırmak durumunda bile kaldım. Burayı atlattıktan sonra, çok daha yeşil ve sulak Punjab eyaletine girdik ve Multan’a kadar geldik. Bugünkü yorucu yollardan ve kamyonların eksozlarından leş gibi olmuşuz, klimalı, güzel bir otele yerleşip biraz dinlenince kendimize geldik.

Ertesi sabah nispeten daha düzgünce bir yolda ilerleyerek Lahor’a 120 kilometre mesafedeki Okara bölgesine girdik. Bir anda, bu gezi için en korktuğumuz şey başımıza geldi; Sakin ve dikkatli bir şekilde, yaklaşık 70-80 kilometre gibi bir süratle ilerlerken, yan yoldan ana yola çıkan bir bisikletli hiç trafiğe bakmadan, bütün yolu yanlamasına geçerek, gidiş yolumuzu kapattı. Bisikletlinin bizim yolumuza çıkacağını fark edince kornaya basıp onu uyarmaya çalıştım ama hiç oralı bile olmadı. Çarpışma anına kadar frenlere asıldım ama kurtaramayacağımızı anlayınca, saniyeler, belki de saliseler içinde, böyle bir çarpışma sonrasında devrileceğimizin neredeyse kesin olduğuna ve motoru kurtarmak için yapabileceğim tek şey olduğuna karar verdim. Çarpışmanın olduğu anda gazı açıp, motoru ivmeyle düz tutmaya çalıştım, inanamıyorum ama işe yaradı. Ön tekerlekle bisiklete yandan vurduk adam da bisikletten fırlayıp sağdan motora çarptı. Yoldan çıkarak yandaki yaklaşık 1.5 metre genişliğindeki bozuk zeminde, ön tekerleği çarpışmanın etkisiyle yalpalayarak elli metre kadar giden motoru devirmemek ve hemen yanımızdaki 2 metre kot farkı olan araziye düşürmemek için çok uğraştım. Her şey bir anda olup bitti ve kendimizi motorun üzerinde duruyor bulduk. Sol bacağımda keskin bir acı hissediyorum, boxer motorlarda kazalarda en çok olan şey oldu. Motoru düz tutmak için bacağımı yana açtığımda, yağ kapağına çarpmışım. Hemen motordan inip, kendimizi kontrol ettik, Allaha şükür ciddi bir şeyimiz yok, her şey normal görünüyor. Bu arada bisikletli de ayağa kalkmış, orasını burasını kontrol ediyordu. Seke seke yürüyüp adamın yanına gittim, elini ve bacağını incitmiş ama kırığı yok, bisiklet ise kullanılmayacak durumda. Adama dikkatsizliğinden dolayı biraz söylendim, sonra da Lahor’a hava kararmadan girme düşüncesiyle yolumuza devam ettik.

15 kilometre kadar sonra, Elif sağdaki 45 litrelik yan çantanın olmadığını söyledi. Nasıl olurunu hiç düşünmeden geri dönüp, ters istikamete doğru hızla ilerlemeye ve yolu kontrol etmeye başladık. Çantanın içinde, elbiselerimizin ve kitaplarımızın yanısıra bu notları yazdığım, Karma Internatinal’ın verdiği HP Omnibook 2000 laptop’umun da bulunması ve çantayı bulamadığımız taktirde, gezinin buraya kadar olan bölümüyle ilgili bütün notların kaybolacağı düşüncesi bizi kahretti.

Tek ümidimiz, çantayı henüz yeni düşürdük ve yolda bir yerlerde başında birilerini toplanmış bulacağız. İlk yaptığımız hızlı ön araştırmadan bir sonuç çıkmayınca, Elif’i buradaki bir polis istasyonuna bırakıp, yol boyunca gördüğüm herkese sorarak, samanlıkta iğne aramaya benzer bu işi sürdürdüm. Bir süre sonra yanıma motorlu iki genç geldi ve çantayı gören bir şöförün, polis istasyonuna haber bıraktığını söyledi. Tahir adlı genç benim motora bindi, onun yardımıyla, bir aşağı bir yukarı bölgeyi iyice taradık, ve inanılmaz ama sonunda bulduk. Yol kenarındaki bir evdekiler almış ve bahçeye koymuşlar, sahibinin çıkmasını bekliyorlardı. Allah gariban kulunu sevindirmek isterse, eşeğini kaybettirip buldururmuş. Bizimki de o hesap oldu. Pakistan gibi fakir ve eğitim seviyesi düşük bir yerde bu çantayı bulmamız da, aslında bu insanların ne kadar yardımsever ve dürüst olduklarının bir göstergesi. Akşam bir süre Tahir’in misafiri olup, arkadaşlarıyla sohbet ettik, ikramlarını aldık. Ancak çok üzüldüğümüz bir şey öğrendik; Tahir’in üniversite mezunu kardeşi iki ay önce Keşmir bölgesinde Hindistan’la yapılan bir çatışmada hayatını yitirmiş.

Bu iyi niyetli insanlarla vedalaşıp, gece karanlığında daha yavaş ve dikkatli bir şekilde ilerleyerek, geç bir saatte yorgun argın Lahor’a girdik. Sokakta tanıştığımız, arabalarından abartılı bir şekilde yüksek volümlü müzik gelen üç gencin yardımıyla, kalacak güzel bir otel bulup yerleştik. Ertesi sabah erkenden dünkü çocuklarla buluşup işlerimizi hallettik; Karaborsada para bozdurduk, DHL’den yeni karnemizi aldık ve durumu Pakistan Otomobil Kurumuna bildirdik, motorun yağını değiştirdik, hava filtresini temizledik, deposunu doldurduk ve yıkattık. Bu çocukların sayesinde bütün bu işlemleri çok hızlı bir şekilde halledip, dün gece gözümüze kestirdiğimiz Pizza Hut’a, hep birlikte gidip kendimize bir ziyafet çektik. Bu geceyi de Hindistan sınırının bulunduğu Wagha’da geçirdik.

19 Ağustos sabahı erkenden sınır işlemlerine başladık ve hem müslüman hem de bir çift olmamızın sayesinde fazla uğraşmadan Hindistan tarafına geçtik. Hindistan sınırı ise, görevlilerin iyi niyetli olmalarına rağmen abartılı prosedürlerinden dolayı, sıkıcı bir dört saat sürdü. Sınırı atlattıktan sonra 28 kilometre uzaktaki Amritsar’a gelip, uzun zamandır hayalini kurduğum Altın Tapınağın herkese açık misafirhanesine yerleştik. Son derece güleryüzlü ve misafirperver Sih’ler, giren çıkanın haddi hesabı olmayan tapınakta, motorun ve eşyaların güvenliği için, hem üstünü örttüler hem de başına bir nöbetçi diktiler. Böylece biz de rahatça, 400 yıllık bu muhteşem tapınağı ve çevresini gezebildik.

Altın Tapınak yada Hari Mandir; 1469-1539 yılları arasında yaşamış olan, şair-filozof Guru Nanak tarafından İslam ve Hinduizm’in karışımından oluşturulan Sihizm’in izleyicilerinin en kutsal yeri. Sihler yaşamları boyunca en az bir kez buraya hac ziyareti yapıyorlar. Nektar havuzu anlamına gelen Amritsar; Tibet Vajrayana Budizm’inin kurucusu Padmasambhava’nın da doğum yeri olarak kabul edildiğinden daha eskiden Tibet’li Budist’ler için de kutsal bir mekanmış. Ancak zamanla Budist’ler buradan ayrılınca bu kutsal mekana Sih’ler sahip çıkmış.

Gece - gündüz hareketin hiç bitmediği tapınakta çok hoş bir gün geçirdik. Ertesi gün uzun ve tehlikeli bir yolculuğun ardından Delhi’ye girdik. Buranın Sultanahmet’i diyebileceğimiz Paharganj’daki sayısız otelden birini, zar zor motoru içeri parketmeye ikna edip yerleştik. Ertesi gün, Bahai Tapınağını, muhteşem Kızıl Kale’yi, Hindistan’ın halen kullanılan en büyük camiisi olan Jama Masjid’i ve Eski Delhi sokaklarını gezip, zıtlıklarla dolu bu kaotik şehri bir nebze olsun yaşadık.

22 Ağustos sabahı Paharganj’ın rengarenk dükkanlarını son bir kez gezdikten sonra Agra’ya doğru yola çıktık. Buradaki ilk durağımız olan Agra kalesinin ardından, Hindistan’ın belki de en çok tanınan eseri, muhteşem Taj Mahal’e geldik. Moğol imparatoru Şah Cihan, 18 yıllık en sevgili karısının ölümü üzerine, ona layık muhteşem bir kabir yaptırmaya karar verir. Yapımı 21 yılda tamamlanan bu eser, Tagor’un dediği gibi “Zamanın yanaklarında asılı kalan bir gözyaşı tanesi”ne benzemektedir. Hikayenin devamı daha da acıklıdır; Şah Cihan’ın oğullarından Aurangzeb, üç erkek kardeşini öldürttükten sonra, babasını da tahttan indirir ve hapse atar. Şah Cihan ömrünün geri kalanında, Taj Mahal’i hücresinin penceresinden seyredebilir ve ancak ölümünden sonra karısına kavuşur.

23 Ağustos gecesi yorucu ve tehlikeli bir yolculuğun ardından, kutsal şehir Varanasi’ye girip, daha önceden öğrendiğimiz çok hoş bir otele yerleştik. Ertesi sabah erkenden kalkıp, güneşin doğuşuna karşı kutsal Ganj nehrinde yıkanan hacıları görüntülemek için bir sandalla nehre çıktık. Nehir boyunca ilerleyerek, Ghat adı verilen ve nehire inen basamaklarda yıkanan, dua eden, meditasyon yapan insanları ve bu etkileyici kültürü hayranlıkla seyrettik.

Aynı gün Varanasi’ye veda edip, çok hoş, ağaçlarla çevrili bir yolda ilerleyerek, Nepal sınırının bulunduğu Sounuli’ye geldik. Sınır işlemlerini kolaylıkla halledip, uzun yolculuğumuzun son ülkesi Nepal’e girdik. Bu arada sınırda iki Türk gencine rastlamak bizi çok şaşırttı ve sevindirdi, Onok ve kardeşi Onat’la, birbirimize bol şans dileyerek aksi yönlerdeki yollarımıza devam ettik. Ertesi gün ilk durağımız; Buddha’nın doğum yeri Lumbini oldu.

Lumbini’deki kalıntıları gezdikten sonra, Bhutwal üzerinden giden Pokhara yoluna çıktık. Ancak son derece bozuk ve kötü yol koşullarına sahip bu yolda, 100 kilometre mesafeyi tam 5 saatte geçebildik ve hava kararmak üzereyken, yorgun argın Pokhara'ya vardık. Hava sürekli bulutlu ve yağışlı olduğu için, Annapurna, Machapuchare gibi Batı Himalayaların muhteşem dağlarını, ancak gözucuyla görebildik.

26 Ağustos sabahı, yağmurun dinmesini bekledikten sonra yola çıktık ve son 200 kilometre yolumuzu da tamamlayarak, yıllardır hayalini kurduğum bir düşümün daha sonuna vardık. İstanbul’dan Katmandu’ya, tam 9000 kilometre ve 26 gün süren, bir kuşağın en büyük ideali olan bu olağanüstü yolculuğu sevgilimle birlikte, kendi motorumla tamamladım. Duygularım karmakarışık, ancak inanılmaz bir huzur ve mutluluk var içimde. Atlattığımız onca zorluk, onca badireden sonra artık gizemli Katmandu sokaklarında ilerliyoruz, rüyalarıma bile giren bu anın tadını sonuna kadar çıkarmaya çalışıyorum.

İlk işimiz, 26 Ağustos’ta saat 16:40’ta havaalanında buluşmak üzere, bundan bir ay önce sözleştiğimiz kuzenim Mehmet’i havaalanından almak oldu. 9000 kilometrelik yoldan geldiğimiz randevumuza, 20 dakika geç kalarak yetiştik ve hep birlikte Thamel’e gidip harika buluşmamızı kutladık. Sonrasında ise Katmandu’da ne yapılırsa onu yaptık; Budist ve Hindu tapınaklarını gezdik, harika restoranlarında yemekler yedik, kafelerinde oturduk, barlarına gittik, dükkanlarını, kitapçılarını gezdik. Bize başından beri destek olan Türkiye’deki dostlarımıza her şeyin yolunda olduğunu haber verdik. Bu arada birlikte yola çıktığımız Fotoğrafevi ekibiyle de buluştuk, birbirimizi tebrik edip yolculuklarımızı anlattık. Bir hafta sonra başlayacağım Cho Oyu tırmanışı öncesi son olarak ta, motorun komple bir bakımını yaptım ve değişebilecek hemen hemen herşeyini değiştirdim.

Ve 2 Eylül sabahı, Elif Türkiye’ye, ben de Tibet’e doğru yola çıktık.

........


  
Ali Nasuh MAHRUKİ
nasuh@nasuhmahruki.com




Bu köşe yazısı 8596 defa okundu. Toplam 3549 kelime

 
 
Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa Pdf Formatı Pdf Formatı Arkadaşına Gönder Arkadaşına Gönder
 
 


[ Geri Dön: Ali Nasuh MAHRUKİ ] - [ Yazarlar İndeksi ]

 
 
Endurocu Foto Galeri

 
Faramarz AZAR
Kış mevsimi ve bizim motosikletler
Reşat ARBAŞ
Kırmızı ışıkta duruş
Ali Nasuh MAHRUKİ
Doğuya yolculuk
Gökhan ÇERVATOĞLU
Lütfen!.. Avrupalı gibi tesadüfen ya da ecelimizle ölelim!
Gökşin Yaşar KIVANÇ
Tekerleğin icadı ve motosiklet teknolojisindeki süreç
Dr. Şinasi GÖNENÇ
Motosiklet ve motosiklet kültürü üzerine düşünce gezintileri
Şebnem AYDİNÇ
4 Tekerlilere hitabe...!
Ahmet GÜNGÖR
Farkımızı anlatamıyoruz!
Alpaslan KUZUCAN
Motosiklet felsefesi...
 

 

Kadamut Dağına gezi öncesi
Kadamut Dağına ...

DSC01438
DSC01438

DSCF0347
DSCF0347

Kastamonu - sahil
Kastamonu - sah ...


Photo Gallery
Radyokolikler

 

 
  Endurocuların Buluşma Portalı
Tüm Hakları Saklıdır - All Rights Reserved!
Copyright © 2004 - 2017 Endurocu.Com