Hemen Üye Ol


 
 Ana Sayfa
 Konu Başlıkları
 Haber Arşivi
Accès réservé aux membres Haber Önerin
 Top 10
 Arama Motoru
 Iletisim
 Forumlar
Accès réservé aux membres Özel Mesajlar
 Site Messenger
 Bilgi
 Hesabınız
Accès réservé aux membres Üye Listesi
 Üye Fotoğrafları
 Download
 Videolar
 Web Linkleri
 Motosiklet İnceleme
 Servisler
 Anketler
 Reklam
 Reklam C-Panel
 Logo & Görsel Galeri
 Hava Tahmini
 Karayolları Haritası
 Hava Tahmini
 Site Hakkinda
 Bize Yazın
 Arkadaşına Öner
 Sıkça Sorulan Sorular
 Webmail
 

 
Site Girişi
Üye Adı:
Şifre:

Şifremi unuttum!

Members List Üyelik
Son Üye:iginupize
Bugün:0
Dün:0
Toplam:8686

Sitede şu anda toplam
[ 861 ] aktif kullanıcı
ve ziyaretçi gezmektedir.
 


 
APRILIA BMW HONDA KAWASAKI KTM MOTOGUZZI SUZUKI YAMAHA
 

 
 

 
 

 
 
Doğuya yolculuk
Ali Nasuh MAHRUKİ
Ali Nasuh MAHRUKİ

Tarih: 10 Eylül 2007 Pazartesi

Sayfa: 1 of 2



Sonunda sayılı günler geçti ve beklenen an geldi. 1 Ağustos Cuma sabahı yine erkenden kalkıp Elif’le son hazırlıklarımızı tamamlamaya koyulduk. Bir yandan toparlanırken, bir yandan da bizi uğurlamaya gelen dostlarımız ve gazeteci ve televizyoncu arkadaşlarla, yolculuk programımızın detayları hakkında konuştuk. Daha önce motosikletle 2000-3000 kilometrelik yolculuklar yapmış olmama rağmen, ilk kez böylesine uzun bir yola, hem de toplam ağırlımızın 440 kilo olduğu bir makine ile çıkıyordum ve bunun gerginliğini bütün sabah yaşadım. Ancak motora binip, yan ayağını kaldırıp, çalıştırdıktan sonra, bütün heyecanım uçup gitti ve herşey normale döndü.

Böylece, Sabah Adventure Club sponsorluğunda gerçekleştireceğimiz uzun yolculuğumuza Etiler’den başladık. Daha önceden kararlaştırdığımız gibi, ilk önce Fotoğrafevi midibüsünün, aynı rota üzerindeki yolculukları için çıkışa başlayacağı Ortaköy meydanına gittik. Faruk’la (Akbaş) ve ekibin diğer elemanları ile çok hoş bir vedalaşmanın ardından birbirimize şans dileyerek, ilk durağımız olan Ankara’ya doğru yola çıktık.

Bu yolculuğu aslında Cenk’le (Metinkaya) birlikte iki motor olarak gerçekleştirmeyi planlıyorduk. Ancak yola çıkmamıza 4 gün kala, hiç hesapta olmayan bir aksilik başımıza geldi ve Cenk bir kaza geçirip bacağını kırdı.

Bunun üzerine Serhat ve alçılı bacağıyla Cenk, ilk günümüzde destek olmak amacıyla arabayla Ankara’ya kadar bizimle geldi. Gerçekten de ilk günde böyle bir manevi desteğe çok ihtiyacımız varmış. Daha yolun ilk 200 kilometresinde, sebebini tam olarak çözemedik ama arka frenlerimiz sıkıştı ve balataları yaktı. Sonra da yedek olarak taktırdığım gaz teli, TEM yolunda 150 kilometre hızla giderken, normal gaz telinin arasına sıkıştı ve gazı bıraktığım halde motor yavaşlamadı. Bir kaç şey denedim ama çok hızlı akan trafiğin içinde, motoru bir türlü yavaşlatamadım. Debriyaja basınca, devir, motoru patlatacak seviyelere çıktı, gaz teli sürekli çekili olduğu için frenler bir işe yaramadı, en sonunda motoru giderken stop ettim ve güç bela kenara yanaşıp durabildim. Doğrusu daha yolun başındaki bu aksilik bizi biraz huzursuz etti ama basit bir sebebi olduğunu anlayınca fazla üzerinde durmadık.

Ankara’da yine dostlarımızla çok hoş bir gün geçirip, hepsinin bol şans dileklerini aldıktan sonra doğuya doğru yolculuğumuza devam ettik. İkinci gecemizi Sorgun’da ŞİRİN Motel adlı çok hoş bir kaplıcada geçirdik ve Sivas’ta ilk bininci kilometremizi kutlamanın ardından Erzurum’a vardık. Burada Nafia (Özdemir) ile buluştuk ancak ortada bizim kaza geçirdiğimize dair bir söylenti dolaştığını öğrendik. Buna çok şaşırdık ve üzüldük, hemen tanıdıklara birer telefon edip havadan sudan konuştuk, neyse ki bu söylentiden hiçbirinin haberi yokmuş. Akşam, daha önceden tanıdığım Erzurum vali yardımcısı Ali Haydar (Küçük) beyle buluştuk. Birlikte hoş bir akşam yemeği yedikten sonra, bizi Palandöken Dedeman otelde misafir etti.

Ertesi gün, Erzurum’dan Doğubayazıt’a geldik. Yolda mola verdiğimiz köylerde, herkes son derece içten ve yakın davrandı, ikramlarını ve dualarını hiç eksik etmediler. Aslında bugün sınırı geçip İran’a girmeyi düşündüğümüz halde, polis arkadaşımız Osman ve gümrükçü Naci abiyle birlikte, bugünü burada geçirmeye karar verdik. İshakpaşa sarayını ve çevresini gezdik, Murat kampingde harika bir yemek yedikten sonra da geçmişteki şanssız Ağrı dağı seferlerimden hatırladığım Urartu hotelde kaldık. Ağrı dağı yine muhteşem ve bir o kadar da çekici görünüyor. İki kez buraya geldim ama ne yazık ki tırmanışı deneyemedim bile. Dünyanın pek çok yerinde onlarca dağa tırmanmış bir dağcının, kendi ülkesinin en yüksek dağına tırmanmamış ve tırmanamıyor olması da, herhalde benim dağcılık kariyerimin tiraji-komik noktalarından biri.

Böylece 5 Ağustos Salı günü erkenden hazırlanıp, bir kaç küçük eksiğimizi de hallettikten sonra, Gürbulak sınır kapısına geldik. Türk gümrüğündeki işlemleri rahat bir şekilde hallettik ve İran topraklarına girdik. Burayı geçmemiz biraz daha uzun sürdü. İran gümrüğünde, yabancı dergi, kaset var mı diye, Türkiye’den gelen arabaları, otobüsleri ve çantaları iyice kontrol ediyorlar. Bir de tabii ki buradaki bütün kadınların başörtüsü takma mecburiyeti var, nitekim Elif de sınırı geçtiğimiz andan itibaren bu kurala uydu.

Sınırı atlattıktan sonra İran’ın muhteşem asfaltında ilerlemeye başladık. İlk olarak Maku’da, İran’ın hemen hemen bedavaya satılan benziniyle depomuzu doldurduk ve Tebriz’e doğru yola koyulduk. Sudan ucuz kelimesini herhalde buradaki yakıt fiyatları için söylemişler. Benzinin litresini 16 tümene aldıktan sonra, bir şişe kolaya 50 tümen vermek koydu bize doğrusu. Türkiye’nin yirmibeşte biri gibi bir fiyatı var benzinin, bir-bir buçuk dolara 32 litrelik depomuzu doldurabiliyoruz burada.

Bazen fotoğraf , bazen de yol kenarında satılan karpuzlarla susuzluğumuzu gidermek için verdiğimiz kısa molalar haricinde, yolumuza devam ettik. Türkiye’den birlikte çıktığımız Ağrı’lı Mehmet, babası ve İran’lı arkadaşları Asker ile birlikte hava karardıktan biraz sonra Tebriz’e girdik. Otele gidene kadar, Tebriz’in tamamen düzensiz ve kuralsız trafiğinde, Asker’in tipik bir İran’lı gibi kullandığı yeşil Peykan’ı kaybetmemek için, binlerce kuralsız şöförün arasında bir yarım saat ter döktüm. Ben motoru, önüme atlayacak ya da sinyal vermeden sağa ya da sola dönecek arabalardan kollarken, Elif de, arkadan motora ya da çantalara çarpacak kadar yaklaşan arabaları azarlamakla meşguldu. Benim gibi İstanbul trafiğinde yıllarca araba ve motor kullanmış birisi için bile, İran’lıların trafik düzeni fazlasıyla zorlu geldi. Sonunda, motoru devirmeden ve berelemeden Derya otele gelebildik. Bugün kendimi felaket yorgun hissediyorum, deliksiz bir uykuya ihtiyacım var.

6 Ağustos sabahı, güzel bir kahvaltının ardından, çantalarımızı toplayıp motora yükledik ve Tahran’a doğru yola koyulduk. Tebriz - Zencan arası biraz problemliydi ve yollardaki tamiratlardan dolayı biraz zorlandık. Hatta bir keresinde bizim şeritten peşpeşe gelen dört arabanın yanından neredeyse sıyrılarak geçtik. Adamlar kendi şeritlerine girmeyi denemediler bile. İran’da çok hatalı sollama yapıyorlar, hatta trafiğin tamirat nedeni ile, yandaki bozuk yollardan verildiği yerlerde bile, birbirlerini solluyorlar. Zencan’da kısa bir yemek molası verdik. Yol biraz rüzgarlı olmasına rağmen, buradan sonrasını çok daha rahat ve hızlı bir şekilde katederek, Tahran’a 30 kilometre mesafedeki Kerec şehrine girdik. Tebriz’in dünkü korkunç trafiğinden sonra, bugün de Tahran’ınkini tecrübe etmeye hiç niyetimiz yok, geceyi burada geçireceğiz.

Ertesi sabah yine erkenden yola koyulduk ve Tahran’ı geçip, İsfahan’a geldik. Tiananmen meydanının ardından dünyanın ikinci büyük meydanı olan meşhur İmam meydanında, Fotoğrafevinin midibüsüne rastlarız belki diye düşünüyorduk ancak bizim epey önümüzdelermiş. Faruk’un arkadaşı Rashidi ile buluştuk ve onun kızkardeşinin evinde, bir İran ailesiyle çok hoş bir akşam yemeği yedik.

Ertesi günümüzün ilk saatlerini, 16. yüzyılda; “Esfahan, nesf-e Jehan” (İsfahan dünyanın yarısıdır) diye adlandırılan bu muhteşem şehre ayırdık. Cuma günü dolayısıyla çoğu yer kapalıydı, biz de İmam meydanının etrafındaki yerleri ve kapalı çarşısını gezdik. Yola devam etmemiz gerekmese, burada günlerce gezebilirdik ancak Katmandu’ya zamanında varabilmek için programımızı uygulamak zorundayız. Böylece öğleden sonra Yazd’a doğru yola çıktık. Yazd’a hava karardıktan sonra girdik ve motorları ile bize yol gösteren iki gencin de yardımıyla, Lonely Planet’in rehber kitabında önerilen hoş ve mütevazi bir otele yerleştik. Burada en sevdiğimiz şey olan buzlu kavun suyu yapan bir yerin de, bizim otelin 100 metre yanında olduğunu öğrenince keyfimize diyecek yoktu doğrusu.

Yazd, halen burada yaşayan yaklaşık 12.000 mensubu ile, İrandaki Zerdüşt kültürünün en yoğun olduğu bir çöl şehri. 9 Ağustos sabahı önce Yazd’ın 14. yüzyıldan kalma Büyük Camii’sini gezdik, ardından Zerdüştlerin 1500 yıldır sönmeyen kutsal ateşlerinin yandığı Ateşkade’ye gittik. Son olarak ta, 50 yıl öncesine dek Zerdüştlerin ölülerini akbabalara terkettikleri “Sessizlik Kuleleri”ne gittik. Zerdüşt geleneklerine göre, Hava, Toprak Ateş ve Su kutsaldır ve cesetlerle onları kirletmezler. Tibet Budizm’inde halen uygulanan bu yöntemde, ölüler ceset parçalayıcıları tarafından akbabalar için parçalara ayrılıyor. Sonuçta akbabalar işlerini bitirdiğinde cesetten geriye hiç bir şey kalmıyor. Son derece etkileyici bu çok özel yerdeki yapı kalıntılarını, kuleleri ve halen kemiklerin görülebildiği yamaçları gezdikten sonra, bundan sonraki durağımız olan Bam şehrine doğru yola çıktık.

Bam’a gece 22:15 sularında girdik ve yine buralıların yardımıyla, rehber kitaplarda özellikle tavsiye edilen Tourist Guest House’a geldik. Gece vakti, buranın sevimli sahibi Akbar’ın karısının hazırladığı yemeği yerken, burada kalan İrlandalı gençle ve Akbar’la uzun uzun sohbet ettik. Akbar’ın misafir defterinde Mehmet adlı bir Türk gencinin de notlarını görmek bizi çok sevindirdi, hatta Akbar Türkiye’de Mehmet’in misafiri bile olmuş bir ara.

Ertesi günümüzü dinlenerek geçirdik, burası o kadar hoş ve sıcak bir ortama sahip ki, bir gün daha burada kalmaya karar verdik. Kirlilerimizi yıkadık, motorun sağını solunu iyice bir kontrol ettim, Maşaallah şimdilik iyi gidiyor, tek sorun sıcaktan dolayı mı emin değilim; fabrika standartlarının iki katı yağ yakıyor. Öğleden sonra bir de Türkiye’ye telefon edip her şeyin yolunda olduğunu haber verdik. Bam’da hava müthiş sıcak, ancak yeraltı su kaynakları sayesinde her taraf yemyeşil palmiye ağaçlarıyla dolu.

Akşamüstü buraya asıl geliş sebebimiz olan Arg-e Bam’a gittik. Çok ilginç ve güzel bir şeyle karşılaşacağımızı bilmemize rağmen, burası bizi gerçekten çarptı. Arg-e Bam, ilk inşası çok eskilere giden dev bir antik kale-şehir. Sokaklar, binalar, evler, surlar, kaleler, camii, çarşı, büyük bir şehirde olması gereken herşey var burada. Bir ortaçağ avrupa kalesini andırıyor, tek farkla ki, buradaki herşey kilden yapılmış.

11 Ağustos sabahı çok erken bir saatte kalkıp Zahedan’a doğru yola çıktık. Tam önümüzden yükselen çöl güneşinin doğuşunu motorumuzun üzerinde izleyerek, Shurgazi çölünde ilerlemeye devam ettik. Doğuya yolculuğun en hoş taraflarından biri de bu, güneş her sabah yüzünüze doğuyor. Zahedan’da yemek ve yakıt molası verdik ve sınıra kalan son 85 kilometreyi de geride bırakıp İran gümrüğüne girdik. Şansımıza Türkçe bilen bir kaç kişinin yardımıyla, bu tarafı fazla uğraşmadan atlattık.

Pakistan sınırına geldiğimizde ise, karşılaştığımız şeyi ancak bir şok olarak ifade edebilirim. Sınırı belirleyen duvarın öte yanında bambaşka bir dünya vardı. Her taraf toz, toprak ve pislik içinde. İnsanların tipleri bir anda değişti, rüzgarın savurduğu kumların arasında, İran’da görmediğimiz bir fakirlik ve sefalet göze çarpıyordu. Pasaport işlemlerini kolaylıkla hallettik ancak motorun işlemlerine geldiğimizde, bizi çok kötü bir sürpriz bekliyormuş. Başımıza en son geleceğini düşündüğüm şeyle karşılaştık; Evraklarımız Pakistan’a girmemiz için uygun değil… İlk önce inanamadım ama oturup kağıtları tek tek inceleyince, Turing’deki görevli kadının bana yanlış döküman verdiğini anladım. Ne yazık ki bu yanlışlığı İstanbul’dan 5000 kilometre uzakta, rehber kitaplarda bile, “Burada bir gece kalmayı aklınızdan bile geçirmeyin” dedikleri bir sınırda farkettik. Yapacak bir şey yok, bu kağıtlarla Pakistan’a giremeyiz. Türkiye’ye buradan telefon etme imkanı da olmadığı için, tekrar İran’a geri girdik ve nüfusunu Afgan, Beluci, Pers ve Sihlerin oluşturduğu, İran’ın en az çekici şehri olduğu söylenen Zahedan’a geldik. Bundan sonraki iki gün, Cenk’in Türkiye’de sorunumuza bir çözüm bulmasını beklemekle geçti. Burada tesadüfen tanıştığımız ve bize çok yardımcı olan Majid’in sayesinde, sonunda yeni Carnet de Passage’ımızın kopyasını fakstan aldık, orjinalleri ise Cenk Lahor’a yollatacak. Artık tek sorunumuz fakstan çıkan Carnet’nin işe yaraması.

13 Ağustos sabahı erkenden kalkıp, tekrar sınıra geldik. Biz İran’dan çıkarken, Pakistan’dan gelen üstleri, başları, motorları savaştan çıkmış gibi görünen, perişan halde üç Avustralyalı gence rastladık. Çok kötü yerlerden geçmek zorunda kalmışlar ve motorlarını bir kaç kez devirmişler, bir yerde ise neredeyse susuzluktan öleceklerini sanmışlar. Onlara buradan sonrasının çok daha rahat ve kolay olacağını söylüyoruz, ne yazık ki onlar aynı şeyi bizim için söyleyemiyorlar. Benim bildiğim Aussie’ler çok sıkı adamlardır. Bu iri kıyım üç gencin Pakistan yollarında bu hale gelmesi bizi biraz düşündürmedi değil hani. Ne yapalım başa gelen çekilir, biz de payımıza düşene hazırız.

Elimizdeki fakslarla bu sınırı geçmek herhalde bu yolculuğun en stresli ve zorlu bölümü oldu. Tam dört saat dil dökerek görevlileri bütün hatanın Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’nun olduğuna ve elimizdeki faksların orijinalden çekildiğine ikna etmekle uğraştık. Karşımıza sunulan absürd alternatiflerin en yenilir yutulur olanı, Elif’i trenle Quetta’ya ve oradan Lahor’a göndermek, benim de, pasaportlarımızı teslim edeceğimiz, 80 kiloluk bir Pakistanlıyı buradan yaklaşık 1600 kilometre uzaktaki sınıra kadar taşımam oldu. Bu saçma tekliflerin hiçbirini kabul edemedik tabii ki. En sonunda Lahor’la yaptıkları görüşmelerin sonucunda bu durumu benim pasaportuma açık bir şekilde yazarak gitmemize izin verdiler. Bizi çöle salmadan önce bir de öğle yemeği ikram ettiler ki, o anda ihtiyacımız olan tek şeydi. Bir de tabii Elif’in başörtüsü mecburiyetinden kurtulması çok iyi oldu.


  
Ali Nasuh MAHRUKİ
nasuh@nasuhmahruki.com




Bu köşe yazısı 8452 defa okundu. Toplam 3549 kelime

 
 
Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa Pdf Formatı Pdf Formatı Arkadaşına Gönder Arkadaşına Gönder
 
 


[ Geri Dön: Ali Nasuh MAHRUKİ ] - [ Yazarlar İndeksi ]

 
 
Endurocu Foto Galeri

 
Faramarz AZAR
Kış mevsimi ve bizim motosikletler
Reşat ARBAŞ
Kırmızı ışıkta duruş
Ali Nasuh MAHRUKİ
Doğuya yolculuk
Gökhan ÇERVATOĞLU
Lütfen!.. Avrupalı gibi tesadüfen ya da ecelimizle ölelim!
Gökşin Yaşar KIVANÇ
Tekerleğin icadı ve motosiklet teknolojisindeki süreç
Dr. Şinasi GÖNENÇ
Motosiklet ve motosiklet kültürü üzerine düşünce gezintileri
Şebnem AYDİNÇ
4 Tekerlilere hitabe...!
Ahmet GÜNGÖR
Farkımızı anlatamıyoruz!
Alpaslan KUZUCAN
Motosiklet felsefesi...
 

 

DSC01456
DSC01456

Nazım baba Artvin Moto Fest.2009
Nazım baba Artv ...

Tiran-2010
Tiran-2010

minnoş ve ben
minnoş ve ben


Photo Gallery
Radyokolikler

 

 
  Endurocuların Buluşma Portalı
Tüm Hakları Saklıdır - All Rights Reserved!
Copyright © 2004 - 2017 Endurocu.Com